Yürütmeyi elinde bulunduran siyasi erkin, geçmiş dönem iktidarı öncesi, tabanı çeşitli farklılıklara bölünmüş aşırı uçlarda faaliyet gösteren politik yapıdaki derneklerin, tarikatların, kendilerini “Milli Görüş” çizgisinde tanımlayan vatandaşlarımızın yıllarca süren “Türbana Özgürlük” adı altında gerçekleştirdikleri gösteriler, bu hareketler sırasında kullanılan temalar, siyasi yaklaşımlar, toplum belleğinden ne oldu da siliniverdi? Yurdun çeşitli illerinde ve özellikle İstanbul Beyazıt Meydanı’nda, Cuma namazları çıkışı sonrası yüce dini iğrenç siyasi emellerine ortak eden güruhların sözleri laik devletin yıkılacağından bahseden, şerri kurallara dayalı bir yönetim şeklini benimseyenlerle, düşünce bakımından Şehit Kubilay Beyefendi’yi katleden dinsiz habislerden hiçbir farkı yoktur. Peki ne oldu da , 28 Şubat süreci sonrası devam eden “Türbana Özgürlük” gösterileri bir anda kesiliverdi?
14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanı ve günümüz Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi, bu siyasi varlığın yönetici seçilmiş kadroları, hayat buldukları seçmen tabanlarını çok iyi bir şekilde idare altında tutmuş, akılcı olarak yönlendirmiş, bu gösterileri, karşıt tepkileri yeri ve zamanı geldiğinde çözüme kavuşturulacağının sözünü vererek en asgari düzeye indirmeyi başarmışlardır. 59. ve 60. Hükümetlerin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi düzeyli bir öncülük göstererek, diğer siyasi parti genel başkanlarına somut bir örnek olmuştur. Seçmen tabanını idare altında tutabilmek ve oy aldığı bu tabanın sorunlarına çzöüm bulabilmek için siyasi manevralar uygulayan gücün, demokratik yönetim şekillerinde bu doğrultuda davranması en doğal hakkıdır. 3 Kasım 2002 Genel Seçimleri’nde %34,29′luk büyük bir patlama ile iktidar olan varlığın 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde %46,58′lik sıçrayışını hakir görenler büyük yanılgı içerisindedirler.
Muhalefet, yapıcı bir tutum sergileyebiliyorsa varlığını yerine getirebiliyor demektir. İktidarın uyguladığı yöntemlere karşı yöntemler yaratabiliyor ve bunları doğru, düzgün bir şekilde aktarabiliyorsa muhalifliğini hakkıyla üstleniyor demektir. Tabanının isteklerini görmezden gelip, kendi iç kadrolarıyla zıtlaşan siyasi partilerin durumları ortadadır. Bu bağlamda, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Saygıya değer Abdullah Gül Beyefendi’nin 11. Cumhurbaşkanı seçildiği oylamaya katılımı ve bu süreci hakkaniyet açısından çözüme kavuşmasında büyük bir rol oynaması, aynı zamanda, “Türban” konusunun üniversitelerde serbestliğinin yaratılabilmesi için Adalet ve Kalkınma Partisiyle ortak bir zeminde hareket edip mutabakata varmaları, “Pragmatist Siyaset” açısından oldukça iyi örneklerdir.
Milliyetçi Hareket Partisi kısa zamanda önümüzdeki yerel seçimler için yapıcı muhaliflik zırhına bürünerek oy toplama telaşesine düşmüştür. Bir siyasi parti için en acı olan taraf, diğer siyasi partilerin söylemlerini kullanmak, oy toplama bahanesiyle yaratılan yapay ortamdan nasıl kendime pay çıkarabilirim düşüncesini taşımaktır. Milliyetçi Hareket Partisi bu öngörüde bahsetmekten büyük gurur duyduğu milli menfaatinden ziyade, pragmatist siyaset anlayışıyla şahsi menfaatini düşünmektedir. Oysa Milliyetçilik şahsi menfaatlerin gözetilmediği, milli menfaatlerin dayanak noktası görüldüğü düşünce tarzlarını ve buna uygun uygulamaları ihtiva eder. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Tunca Toskay Beyefendi’nin bu bağlamda açıklamaları oldukça düşündürücüdür.
Şu unutlmamalıdır ki; “Türban” konusunda oluşturulan ittifakta bulunan çözüm, malum siyasi simgenin nasıl bağlanılacağı hususunuda içermektedir. Lakin bu uygulama sadece aldatmacadır. Bir siyasi manevradır. Yasa eğer oylanır ve kanun hükmünü haiz olursa, görülecektir ki bağlanış şekli sadece teferruatta kalacaktır. “Siyasetin Tek Limanı Ahlaktır” deyişini ismiyle özleştirmek isteyen Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi’nin ve parti kurmaylarının çoğunluğunun sağtöre kavramından çıkaracağı oldukça önemli dersler vardır.
Kavramları yerlerine doğru oturtup, onun üzerinden konuşmak gerekir. Bu ülkede malum konuşulmakta olan soruna önceleri “Türban Sorunu” denilmekteydi. Şimdi ise buna “Başörtüsü Sorunu” denilmeye çalışılmaktadır. Hayır bu ülkede ne başörtüsü sorunu vardır ne de türban sorunu… Hiçbir zamanda olmamıştır, olmayacaktır da! Sorunun ismi kısadır ve açıktır. Bu sorun “Hicaptır”. Veyahut tesettürdür. Nasıl ki senelerdir inkar edilen siyasi simge malum gezide ayyuka çıktıysa ve bunun bir simge olduğu ilk ağızdan açıklandıysa, bu tesettür sorunuda yakın bir zaman dilimi içerisinde açıklanacaktır.
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal Beyefendi’nin çekinceleri oldukça yerindedir. Bu tesettür kavramının yurtdışından, Vahabi kültürüyle, sistematik bir şekilde, düzeyinin giderek çoğaltılarak zaman içerisinde nasıl filizlendiğini ve bunun dinin bir göstergesi olduğunu bırakın siyasi bir simge, bir üniforma yerine kullanıldığını inkara teşebbüs etmek dahi büyük bir gaflet içinde bulunmak demektir.
Yüce Dinimiz İslam, mütevazılığı emreder. Büyük Türk Milleti’nin İslamiyet anlayışı bu yöndedir. İki kainatın efendisi O’na selam olsun Yüceler Yücesi Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed Mustafa’nın “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisinin , kıyamete kadar takipçisi olacak bu büyük milletin bugün başına “Arap-Vahabi” geleneğinin gösteriş meraklısı yaşam tarzı dayatılmaya çalışılmaktadır. Son model arabalar kullanıp, bilmem ne marka eşarplarla hicap tarzı başlarını bağlayan, tesettürlerini güneşli havalarda bol İtalyan isimli güneş gözlükleriyle tamamlayanlar, evlerini özür dilerim saray yavrularını altın varaklarla süsleten tarikat şeyhleri habisler lütfen Müslümanlıktan ve İslamiyetten bahsetmesinler.
Büyük Türk Milleti’nin imanı ve inancı tamdır. Allahaşkına bir bez parçasıyla mı bir kişinin imanlı olup olmadığı tayin edilecek? Yüzyıllardır, İslamiyet’in savunuculuğunu yapmış bu milletin gururu Mondoros Mütarekesi’ne rağmen Medine Şehri’ni ( Peygamber Efendimiz’in aziz hatırasını korumakla mükellef ) Merhum Fahreddin Paşa’nın karşısında kimler vardı? İngilizlerin desteklediği, yaratmış oldukları yapay bir mezhep olan Vahabilik’e körü körüne bağlanmış Araplar yok muydu? İşte dünün bu gafilleri, zaman içerisinde belirledikleri maşalarla bu ülke içerisine nifak tohumlarını serpeyi başarabilmişlerdir . Bu kişilerin kim oldukları gayet iyi bilinmektedir.
1 Şubat 2008 tarihinde gerçekleştirilen “Üniversiteler Arası Kurul ” toplantısına katılan YÖK Başkanı Prof.Yusuf Ziya Özcan Beyefendi’nin; “Burada siyaset konuşulmamalı. Üniversiteler din, dil ve fikir özgürlüğünün en üst düzeyde yaşandığı yerler olmalı” sözlerini acı bir gülümsemeyle karşılamaktayım. Orada bulunan seçilmiş rektörler, acaba sizin bahsettiğiniz fikirin özgür olma anlayşını savunamayacaklar mıdır? Bakınız , Merhum Musa Carullah Beyefendi ne demektedir; “Kafalarının içlerini büyütemeyenler, İslam’ı küçülterek kendilerini tatmin ettiler.” Sözüm onlara kişiler, din ile siyaseti karıştırıp, “Siyasal İslam” diye bir kavram yaratacaklar ve burada yaratılan parasal havuzdan pay çıkaracaklar, keyiflerine göre İslamiyet’i yorumlayacaklar, yarattıkları bu ortamı diğer insanlara dayatmaya çalışacaklar, dayatılan ortam doygunluğa ulaştığında, karşı devrimin son tokadı vurulup, düşlerinde yatanı gereçekleştirmeye çalışacaklardır. Açık bir ifadeyle rejim değişikliğini düşünmektedirler. Avuçlarınızı yalarsınız. Derin sularda beyhude kürek çekmeyeniz.
Laik devlet her inanca aynı hassasiyetle yaklaşır. Daha düne kadar laikliği içine sindirememiş fakat ne olduysa istikamet değiştirme hissiyatını içinde bulunduran sözüm onlara kişiler, bugün laikliği keyfi ihtiraslarının emellerine ortak etmekten kaçınmamaktadırlar. Muhafazakarlık demek kanıksanmış düşünceleri terk edip, başka düşüncelere işine geldiği gibi sarılmak demek değildir. Hele hele, demokrasi kavramının içini boşaltıp; amaç olmak yerine araç olmayı hedef belirlemişler için söylenecek söz oldukçadır. Tarih bu kişileri kötüleyecektir.
Bakınız Ulu Önder; 10.10.1930 tarihinde ne demektedir;
“Politika aleminde bir çok oyunlar görülür. Fakat mukaddes bir idealin tecellisi olan cumhuriyete , asri harekete karşı şekil ve taassup ve her nevi husumet ayağa kalktığı zaman bilhassa terakkisever ve cumhuriyetçi olanların yer , hakiki terakkici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır. Yoksa mürtecilerin ümit ve faaliyet menbaı olan saf değil.”
Milliyetçiliği ve dini kendilerine şiar edinmiş gafillerin, Yüce Din İslam’a ve Türk Milliyetçiliği’ne zerre kadar halel getirmeyen biz Atatürkçü, laik, milliyetçi, cumhuriyetçi, vatansever gençlerden alacakları oldukça dersler vardır.
YAŞASIN LAİK CUMHURİYET! VARLIĞIMIZ TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN…
Mustafa Kemal’in askeri,
Süleyman Nazif Gedikoğlu
Yeniden 1919 Derneği Y.K Üyesi